31/1/2007 - DÜNYA BİR "İSLAM BİRLİĞİ"NE MUHTAÇ
11 Eylül 2001'deki terör eylemleri, dünyanın siyasi ve stratejik dengelerini tamamen değiştiren bir dönüm noktasıydı. Bu nedenle bazı yorumcular siyasi anlamda 21. yüzyılın 11 Eylül'le başladığını belirtmekteler. Geçtiğimiz 20. yüzyıla şekil veren en önemli fikri unsur, ideolojiler ve ideolojiler arasındaki ilişkilerdi. 21. yüzyıla ise medeniyetler, inançlar ve onların arasındaki ilişki yön verecektir.
Bazıları medeniyetler ve inançlar arasındaki bu ilişkinin "çatışma" temelli olacağını iddia ediyorlar. Oysa olması gereken ve bizim temenni ettiğimiz tablo, inançlar ve medeniyetler arasında barış ve dostluğun hakim olmasıdır. Bir Müslüman olarak bize bu konuda yol gösteren kaynak Kuran'dır. Allah Kuran'da insanlar arasındaki farklılıkların bir "tanışma" vesilesi olması gerektiğini bildirmiştir:
Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır. (Hucurat Suresi, 13)
Allah bir diğer ayetinde ise, Müslümanlara, Kitap Ehli'ne, yani Yahudi ve Hıristiyanlara iyilikle davranmalarını emretmektedir:
İçlerinde zulmedenleri hariç olmak üzere, Kitap Ehline en güzel olan bir tarzın dışında karşılık vermeyin. Ve deyin ki: "Bize ve size indirilene iman ettik; bizim ilahımız da, sizin ilahınız da birdir ve biz O'na teslim olmuşuz." (Ankebut Suresi, 46)
Dolayısıyla Müslümanların yeryüzündeki farklı insan gruplarına hoşgörü ile yaklaşması ve tüm bu farklı gruplar arasında barış ve karşılıklı tolerans sağlanacak bir dünya düzeni kurulması için çaba göstermeleri gerekir. Tüm insanları İslam'a davet etmek elbetteki bir Müslümanın başta gelen görevlerinden biridir. Ama bu davete icabet etsinler veya etmesinler, tüm insanlara karşı adalet ve iyilikle davranılması şarttır. Allah'ın "Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz..." (Ali İmran Suresi, 110) ayetinde buyurduğu gibi, Müslümanlar tüm insanların iyiliğini hedeflemelidirler.
Ancak 11 Eylül ve sonrasının ortaya koyduğu önemli bir problem vardır: İslam adına ortaya çıkan, oysaki İslam'ın özünü kavramaktan çok uzak olan bazı insanlar, "insanların iyiliği" için değil insanlara azap vermek için çaba harcamaktadırlar. Masum insanlara karşı düzenledikleri saldırılarla İslam'ın yasakladığı en büyük günahlardan birini işlemekte, yani "yeryüzünde fitne" çıkarmaktadırlar. Kullandıkları vahşi yöntemler, öfkeli ve saldırgan söylemler ile, İslam adına İslam'a tamamen ters bir ahlak yapısı göstermektedirler. Bu yüzden de dünyadaki 1 milyardan fazla Müslümanı gereksiz ve haksız bir zan altında bırakmaktadırlar.
Dini çarpık yorumlayan, din adına ortaya çıkarak terör uygulayan bu gibi kişilerin varlığına Kuran'da da dikkat çekilmiştir. (Ali İmran Suresi, 7; Neml Suresi, 48-49) Allah, cehaletleri nedeniyle dinin özündeki güzel ahlakı kavrayamayan, sert tabiatları nedeniyle "inkar ve nifak" bakımından şiddetli olan kimselerin varlığına da işaret etmiş ve bu konuda Müslümanları uyarmıştır. (Tevbe Suresi, 47; Hucurat Suresi, 14) Nitekim İslam tarihinde de bu gibi cahil ve bağnaz kimselerin (örneğin Haşhaşiler ve Haricilerin) din adına teröre başvurarak yeryüzünde fitne çıkardıklarının örnekleri görülmüştür.
Dolayısıyla bu gerçekten önemli bir meseledir ve çözülmesi gerekir. Çözülmesi için de İslam dünyasının bu gibi çarpık akımlardan kurtarılması, hurafelerden ve aşırılıklardan arındırılmış, Kuran'a dayalı bir İslam anlayışı ile yeniden eğitilmesi, büyük alim İmam Gazali'nin ifadesiyle "ihya edilmesi" gerekmektedir.
ABD Stratejisindeki Sorunlar
Bu meseleyi kısmen de olsa Batılılar, özellikle 11 Eylül saldırılarının hedefi olan ABD de fark etmiş durumdadır. Bu nedenle de ABD yönetimi, önümüzdeki 10-15 yıllık dönemde "İslam dünyasını düzenleme" gibi bir strateji içine girmiştir. Ancak bu stratejide iki önemli sorun vardır:
1) ABD Askeri Yöntemleri Tercih Etmemelidir:
Afganistan'da yürütülen operasyon, bir askeri müdahaleler devri başlatmıştır ve bunun daha da süreceği anlaşılmaktadır. Yaklaşan Irak savaşı, bunun en önemli örneğidir. Bazı yorumculara göre ABD'nin askeri müdahaleleri Irak'tan sonra diğer Ortadoğu ülkelerine de yönelecektir. Oysa bu yöntem hem Amerika'nın umduğu sonucu meydana getirmez hem de pek çok masum insanın hayatına mal olur. Askeri yöntemler, ister istemez Müslüman kitlelerde "İslam'a karşı savaş" olarak algılanmaya başlayacak, bu da gerilimin ve çatışmanın dozunu daha da artıracaktır.
ABD yönetimi "teröre karşı savaş" verecekse, bunu asıl olarak fikri düzeyde yürütmelidir. Terör, elle tutulur somut bir düşman değil, bir takım insanların kapıldıkları yanlış fikirler sonucunda başvurdukları bir yöntemdir. Yönteme karşı savaşılmaz, bu yöntemi kullanan güce karşı savaşılır. Bu güç bir fikir olduğuna göre de, bunun fikri düzeyde yenilmesi gereklidir. Terörü doğuran ideoloji ve psikoloji ortadan kaldırılmalı, teröre yol açan yanlış din anlayışlarının yerine insanlara Kuran'a dayalı gerçek din öğretilmelidir.
2) ABD Sorunu "Dışarıdan" Halletmeye Çalışmamalıdır:
Üstte açıkladığımız yöntem, ABD'nin sorunu "dışarıdan" halletmeye çalışmasının da yerinde olmadığını göstermektedir. Sorun İslam'ın bir takım insanlar tarafından yanlış anlaşılması veya çarpıtılmasından doğduğuna göre, çözüm İslam dünyasının içinden gelmelidir. İslam'ın doğru anlaşılması ve İslam'ı yanlış anlayıp uygulayanların bundan men edilmesi, Müslümanlar tarafından yapılabilecek bir iştir. ABD'nin bu konuda izlemesi gereken politika, İslam dünyasının içinden gelecek bir çözümü desteklemesi, bunun yolunu açmasıdır.
Amerikan yaklaşımının bu yönde şekillenmesi, hem ABD, hem İslam dünyası hem de tüm dünya açısından çok daha hayırlı olacaktır. Bunun aksini savunanlar, dünyayı bir kan gölüne doğru sürüklüyor olabileceklerini hesaba katarak bir kez daha düşünmelidirler. Dahası ABD yönetimi, bir takım artniyetli güç merkezlerinin bu konudaki yanlış telkinlerine de itibar etmeme konusunda dikkatli olmalıdır. Sözkonusu güç merkezleri, İslam'ı bir din ve medeniyet olarak "düşman" sayan, Batı ile İslam dünyaları arasında kanlı bir savaş yaşanmasını şiddetle arzu eden bazı ideologlar ve stratejistlerdir. Bunlar, ABD yönetiminin terörle mücadele politikasını ısrarla "İslam'la mücadele" gibi göstermek ve sonuçta da o hale getirmek çabası içindedirler. Başta Başkan Bush olmak üzere Amerikan yönetiminin söz konusu "Batı-İslam savaşı" senaryolarını kesin biçimde reddeden sağduyulu açıklamaları, 11 Eylül'den bu yana olumlu sonuçlar vermiştir. Ancak bu açıklamaların uygulanan politikalara da yön verdiğinin dünya kamuoyu tarafından fark edilecek şekilde belirginleşmesi gerekmektedir.
İslam Birliği Nasıl Olmalı?
"Teröre karşı mücadele"nin asıl olarak fikri boyutta yürütülmesi ve bunun da İslam dünyasının içinden gelmesi gerektiğine göre, ne yapılmalıdır?
Bu soruya cevap vermeden önce, son bir noktayı daha belirtmek gerekir: İslam dünyasının parçalanmışlığı. Bugün İslam dünyasının dört bir yanında birbirinden son derece farklı dini yorumlar, görüşler ve modeller hakimdir. Neyin gerçekten İslam'a uygun neyin de aykırı olduğunu belirleyecek, bu konuda dünya müslümanlarının geneline yön verecek merkezi bir otorite yoktur. Katoliklerin Vatikan'ı, Ortodoks Hıristiyanların Patrikhaneleri vardır, ama İslam dünyasında dini bir birlik ve merkez bulunmamaktadır.
Oysa İslam'ın özünde böylesine bir dağınıklık ve başıboşluk değil, birlik vardır. Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (s.a.v.) vefatının ardından, İslam dünyası hep Hilafet makamı tarafından yönlendirilmiş, bu makam müslümanların dini konulardaki yol göstericisi olmuştur.
Günümüzde de İslam dünyasının tümüne yol gösterecek merkezi bir otorite kurulabilir. Nitekim Allah Kuran'da müslümanlara "emir sahiplerine" itaat etmelerini emretmektedir (Nisa Suresi, 59); bu emir sahibinin nasıl belirleneceği [örneğin saltanat, atama veya halkoyuyla] konusu ise, çağın şartlarına göre değişebilir. Bu doğrultuda, demokratik esaslara ve hukukun üstünlüğü prensibine dayanan merkezi bir İslami otoritenin ve bir "İslam Birliği"nin kurulması mümkündür.
Sözkonusu İslam Birliği;
1) İslam dünyasının tümüne hitap edebilmeli, dolayısıyla en temel İslami değerlere ve esaslara dayanmalı, belirli bir mezhebin veya tarikatın temsilcisi olmamalıdır. 2) İnsan haklarına, demokrasiye, serbest girişimciliğe destek vermeli, İslam dünyasının ekonomik, kültürel ve bilimsel yönden kalkınmasını temel hedef olarak belirlemelidir. 3) Diğer ülkeler ve medeniyetlerle son derece barışçıl ve uyumlu ilişkiler kurmalı, kitle imha silahlarının kontrolü, terörizm, uluslararası suç, çevre gibi konularda uluslararası topluluk ve Birleşmiş Milletler ile işbirliği yapmalıdır. 4) İslam dünyasındaki azınlıkların (örneğin Yahudi ve Hıristiyanların) ve İslam ülkelerine gelen yabancıların haklarının korunması, kendilerine güvenlik sağlanması ve saygı gösterilmesi gibi konuları öncelikli olarak ele almalı, dinlerarası diyalog ve işbirliğine önem vermelidir. 5) Filistin, Keşmir, Moro gibi, Müslümanlar ile Müslüman olmayan halkları karşı karşıya getiren sorunlara; her iki taraf için de bazı kazançlar ve bazı tavizler öngören, adil ve barışçıl çözümler getirilmesine önem vermelidir. Hem Müslümanların haklarını savunmalı hem de söz konusu sorunların, İslam dünyasındaki bazı radikal unsurlar tarafından çözümsüzlüğe itilmesine mani olmalıdır.
İslam dünyasının böylesine akılcı, sağduyulu ve adil bir liderliğe kavuşması, hem bugün pek çok sorunla karşı karşıya bulunan 1.2 milyar Müslüman için, hem de dünyanın tüm diğer insanları için çok hayırlı olacaktır. Dünya, bugün bu birliğe muhtaçtır. Müslümanlar, peygamberimiz Hz. Muhammed'in devrinden bu yana, insanlığa; akıl, bilim, düşünce, sanat, kültür, medeniyet gibi alanlarda öncülük etmiş, "insanların hayrı"na dev eserler ortaya koymuşlarır. Avrupa Ortaçağ'ın karanlığında iken, dünyaya bilimi, akılcılığı, tıbbı, sanatı, temizliği ve diğer pek çok hasleti Müslümanlar öğretmiştir. Kuran'ın nurundan ve hikmetinden kaynaklanan bu İslami yükselişi tekrar başlatmak için de, geçmişte olduğu gibi bugün de Müslümanların Kuran ahlakını temel alan bir yol göstericiliğe ihtiyaçları vardır.
Bu proje nasıl hayata geçirilebilir? Bu konuda tüm İslam ülkelerinin yanında Türkiye'ye büyük bir rol düşmektedir. Çünkü Türkiye, sözünü ettiğimiz manada bir İslam Birliği'ni kurmuş ve 5 yüzyıldan fazla bir süre başarıyla idare etmiş olan Osmanlı İmparatorluğu'nun mirasçısıdır. Bu sorumluluğu tekrar üstlenebilecek bir toplumsal altyapıya ve devlet geleneğine sahiptir. Dahası Türkiye, İslam dünyasının Batı ile ilişkileri en gelişmiş ülkesidir ki, bu Batı ile İslam dünyasındaki sorunların çözümünde arabuluculuk yapabilmesine olanak sağlar. Türkiye'nin tarihsel olarak hoşgörülü ve mutedil bir anlayışa sahip olması; Türkiye'nin İslam dünyasında dar bir mezhebi değil, dünya müslümanlarının büyük çoğunluğunun izlediği Ehli Sünnet inancını temsil etmesi de, önemli bir noktadır.
Son olarak belirtmek gerekir ki, burada belirtilen çözümün ivedilikle hayata geçirilmesi son derece önemlidir. Çünkü İslam dünyası ile Batı arasında bir "medeniyetler çatışması" tehlikesi her geçen gün büyümektedir. Irak Savaşı kapıdadır ve eğer durum değişmezse onu yeni savaşlar izleyecektir. Bunların pek çok masum insanın hayatına mal olması kaçınılmazdır. İslam ve Müslümanlar hakkındaki bazı yanlış anlama ve önyargılar devam etmekte, ve bu, Batılı ülkelerde yaşayan Müslümanlar için bir takım sıkıntılar doğurmaktadır. Batılılar ise, terörizm kabusu nedeniyle sürekli tedirgin yaşamakta, kendi ülkelerinde güvenlikten mahrum kalmaktadırlar. Tüm bu sıkıntıları ortadan kaldıracak bir çözüme çok acil olarak ihtiyaç vardır.
Çözüm ise tüm bu sorunları barışçı ve kalıcı bir biçimde çözecek bir İslam Birliği'nin kurulmasındadır.
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
27/12/2006 - BİZİM GİRDİĞİMİZ YERE ÇAKALLAR GİREMEZZZ...!
İMAMOĞLU Sana Karşı Olan Soysuz Ne Anlar Türklük Ateşiyle Yanmadıkça Seni Hedef Alan Dinsiz Ne Anlar İslam Ahlakına Bağlanmadıkça
Ülkü İçin bayrak İçin Din İçin Ufukta Doğacak Yeni Bir Gün İçin Ardından Gelecek Bin Akın İçin Ölenler Tarihine Yazılacaktır.

|
|
Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
27/12/2006 - SON BAŞBUĞ
İnsanlar vardır, doğar, büyür ve ölür. Fakat bazı insanlar vardır ki, doğar, büyür ama asla ölmez. Fani hayata veda etseler de, geride bıraktıkları ile milyonların kalbinde yaşarlar. O, eserleri ile gönülleri aydınlatır, insanlara yol gösterir. Her sözü bir buyruk olur neferlere. O bir İnsan, o bir Lider, o bir Baba, o bir Bozkurt, o bir Başbuğ idi.
Zaman oldu tek başına kaldı, zaman oldu tabukluklara sokuldu. Zaman oldu ihanete uğradı, zaman oldu Kara Eylül işkenceleri gördü. Ama o asla yılmadı. Yılmak yoktu onun kitabında. Çünkü o bir Türk, o bir Bozkurt, o bir Ülkücü, o bir Başbuğ idi.
Bir millet uyuyordu. O millet ki, dünyayı adaletle, hakkaniyetle ve kudretinin şanıyla yönetmiş, sonra gafletten midir, rehavetten midir bilinmez, dünyaya hükmederken, daracık bir yarımada'ya hapsedilmiş, parçalanmış un ufak olmuştu. Afyon verilmiş gibi uyuyordu bu millet. Türk olmanın asaletini unutmuş, 5 bin yıl geriye uzanan şanlı tarihinden bihaber, yabancı izm'lerin tutsaklığında, sömürülen, yedi düvelin vahşice saldırılarına maruz bir millet, uyuyordu. Demir dağlar ardına hapsedilmişti sanki. Dağları eritmeye ateş gerekti. İlk sefer bir öncü tutuşturdu meşaleyi. Atsız-sansız olsa da, meşale yanmıştı bir kere. Derin dehlizlerden, hain tabutluklardan geçildi. Kah Kür'şad oldu biri, kah 40 çeriden biri. Sorgulandılar şef'lerin emriyle. Suçları Türk olmaktı, Türk gibi düşünmek, Türk gibi yaşamaktı. Yılmadılar. Demirdağları eritmeye and içmişlerdi bir kere. Türk, and'ından dönerse Türk denir miydi, ona. Dönmediler. Çünkü onlar Bozkurt soylu Türklerdi. Ergenekondaki bozkurt kah Atsız, kah Türkeş olmuştu. Atsız sansız olsa da Türk yürekler alevlemişti bir kere.
Adı konulmuştu Dava'mın. Türke zulm edenin, Türkü ezenin, Türkü parçalayanın, Türke kefen biçenin,... kaleleri yıkılmalı, demir dağları eritilmeli, ölümü korkunç olmalıydı. Her ne olursa olsun, herşey Türke göre, Türk tarafından, Türk için olmalıydı. Ayrı düşmüş soyumuz bir olmalı, diri olmalı, yüceliğine yakışır hayat sürmeliydi. Fidan tutmuş, koskoca çınar olmuştu. Çınar'ın adı Çiçi-Yagbu'dan beri bilinen bir büyük dava idi. Bilindiği dönemlerde şahlandığımız, unuttuğumuz çağlarda perişan olduğumuz bir dava, özbeöz Türk olan bir dava, Türk Milliyetçiliği. O bir Atsız, o bir Türk, o bir Alparslan, o bir Bozkurt, O bir Başbuğ olmuştu.
Yürüdü ardına bakmadan. Tek başına kalsa da bayrağı göndere çekmek üzere yola çıkmıştı. Zaman olmuş terkedilmiş, zaman olmuş ihanete uğramıştı. Ama o hiç kimseyi terketmemişti. Hele Türk Milletini, asla. Söylediği her söz, kıldığı her namaz, tuttuğu her oruçta, yakardığı her dua'da Türk vardı. En çok da Allah'a , o'nu bir Türk yarattığı için, şükrederdi. Yüce Allah, rehberimiz olan Kutlu Kitap'da, Milletleri ayrı ayrı yarattığını buyurur. Bu yüzden de farklı milletlerin ayrı, aynı kandan milletin de beraber yaşamasını savunmuş ve hayatı boyunca da mensubu olmakla gururlandığı Türk ırkının bir ve beraber olmasına çalışmıştır. Kimi soysuzlar, kimi hainler ona ırkçılık gibi insanlık düşmanı bir yakıştırma yapmaya çalıştılar. Halbuki 20. yüzyılın ilk Bozkurtdu Atatürk 'ün 'Türk(lüğünle) öğün, Türk(gibi) çalış, Türk(lüğüne) güven' vecizesinde anlamını bulan Türkçülüğün, 'her şey Türk için, Türke göre, Türk tarafından' tarifi ile tıpa tıp aynı olduğunu görmezden gelmek ihanetlerin en büyüğü idi. Bu ihanetler, nereden gelirse gelsin, ister devletin tepesindekilerden, ister ruhlarını ve vicdanlarını yabancı izmlere kiraya verenlerden gelsin, o asla yılmadı, emrindeki kervan daima yürüdü. Bir kere yükselen bayrağın bir daha inmeyeceğini en iyi bilenlerdendi. Çünkü o bir bozkurt, o bir hilal, o bir bayrak, o bir başbuğ idi.
O'nun gibisi bir daha olmayacak mı? Olacak, olmalı. Milletlerin büyüklüğü buradadır. Büyük liderler yetiştiren milletler, büyük milletdir. Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ'in davasına sahip olmak ve onun yüce ideallerini taşımak demek, onun fikirlerini daha ilerilere götürmekle olur. Ve onun en çok önem verdiği, birlik ve beraberliğin muhafaza edilmesi, dirliğin ancak böylelikle kurulabileceği gerçeğine uymakla, onun fikirlerine sahip çıkmış, onu yaşatmış oluruz. Türkeş idealinin ülkücüleri, onun bu prensibine sıkı sıkıya bağlıdır.
İnsanlar vardır, ölür, insanlar vardır Hak'ka yürür. Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ Hak'ka yürüdü. Sanılmasın ki, yüreğimizde tutuşturduğu alev küllendi. Yetiştirdiği milyonlarca ülkücü, o kara günde, o yıkılası Nisanda, tek yürek oldu, yeniden doğdu. Milyonlarca Bozkurt o gün, tek bilek, tek beyin, tek kalem oldu ve şu satırları beyinleri ile birlikte, açılan anı defterine, asla silinemeyecek şekilde kazıdı. 'Rahat uyu Başbuğum. Emanet'ini bir namus belleyip koruyacağız. Senden aldığımız bayrağı işaret buyurduğun yere mutlaka ve mutlaka asacağız.'
Başbuğlar ölmez, Çiçi-Yabgu, Mete Han, Bilge Kağan, Alparslan, Fatih, Atatürk, Atsız, Elçibeğ, ve daha niceleri. Hiç biri ölmedi. Son Başbuğ TÜRKEŞ. O bir İnsan, o bir Hilal, o bir Bayrak, o bir Bozkurt, o bir Lider, o bir Güneş, o bir Başbuğ idi.

|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
23/12/2006 - ŞEREFİMİZ,NAMUSUMUZ
BAYRAK
Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü... Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü,
Işık ışık, dalga dalga bayrağım, Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.
Sana benim gözümle bakmayanın Mezarını kazacağım. Seni selâmlamadan uçan kuşun Yuvasını bozacağım.
Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder... Gölgende bana da, bana da yer ver! Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar: Yurda ay-yıldızının ışığı yeter.
Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün Kızıllığında ısındık; Dağlardan çöllere düşürdüğü gün Gölgene sığındık.
Ey şimdi süzgün, rüzgârlarda dalgalı; Barışın güvercini, savaşın kartalı... Yüksek yerlerde açan çiçeğim Senin altında doğdum, Senin dibine öleceğim.
Tarihim, şerefim şiirim her şeyim; Yer yüzünde yer beğen: Nereye dikilmek istersen, Söyle, seni oraya dikeyim! 
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
23/12/2006 - ATSIZ ÜSTADDAN

TÜRKLERİN TÜRKÜSÜ Dilek yolunda ölmek Türklere olmaz tasa, Türke boyun eğdirir yanliz türeyle yasa; Yedi ordu birleşip karşımızda parlasa Onu kanla söndürüp parçalarız , yeneriz . Biz Tufani yarattık uyku uyurken batı, Nuh doğmadan kişnedi ordularımızın atı. Sorsan söyle diyecek gök denilen şu çatı : Türk gücü bir yıldırım Türk bilgisi bir deniz. Delinse yer ,çökse gök yansa kül olsa dört yan, Yüce dileğe doğru yine yürürüz yayan. Yıldırımdan tipiden kasırgadan yılmayan, Ölümlerle eğlenen tunç yürekli Türkleriz....
Hüseyin Nihal Atsız
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
YAPACAGIM SON ŞEY DAHİ OLSA TURAN YOLUNDA SONUNA DEK İLERLEYECEGİM...
Kategoriler
www.bozkurtforum.com www.hedefturan.com www.ulkucumilitan.com www.turan.org www.alparslanturkes.org
Arkadaşlarım
• asenaezgi • fatihd • hüseyin alp şen • asena06 • siirkolikzuzu • turkmenler • kerkukunsesi
|